Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.
1980 yazında John McEnroe, Centre Court'a girerken tribünlerin ıslıklarıyla karşılandı. Az önce Jimmy Connors'la oynadığı yarı finalde hakemlerle atışmış, öfkeli çıkışlarıyla seyirciyi karşısına almıştı. Filenin diğer tarafında ise her zamanki soğukkanlılığıyla Björn Borg duruyordu; Açık Dönem'de eşi görülmemiş beşinci üst üste Wimbledon şampiyonluğunun peşindeydi.
Akabinde yaşananlar tenis tarihinin en iyi maçlarından biri olarak anılır. Dördüncü sette tie-break yirmi dakika sürdü. McEnroe beş maç sayısını, o tek sette toplam yedi maç sayısını kurtararak tie-break'i 18-16 kazandı. Ancak beşinci sette Borg'un servisini kıramadı ve İsveçli 8-6'lık skorla şampiyonluğunu sessiz bir dayanıklılıkla korudu.
Aralarındaki zıtlık hikâyenin kendisiydi. İsveçli Borg, baskı altında bile çatlamayan, soğuk ve neredeyse mekanik bir sakinlikle oynardı. Amerikalı McEnroe ise dâhice vuruşları kadar ünlü öfke patlamalarıyla tanınan, değişken bir enerjiydi. Gazeteciler bu ikiliyi anlatmak için iki kelime yeterli buldu: Ateş ve Buz.
McEnroe, Wimbledon'ın rövanşını aynı yıl US Open finalinde aldı; Borg'u beş sette yenerek yine efsaneleşen bir final ortaya çıkardı. İkili artık birbirini aşan başyapıtlar üretiyordu.
1981'de Wimbledon'da roller değişti. McEnroe finalde Borg'u yenerek İsveçli'nin All England Club'daki 41 maçlık galibiyet serisini bitirdi. Bir zamanlar yenilmez görünen Borg için çim kortlarda bir devir kapanıyordu.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Mevlana ve Şems: Ruhun İki Yarısı
Baştan ayağa kara giyinmiş bir yabancı, Konya'daki bir handa aradığı şeyi bulmadan önce kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.