38 hikaye. Her biri tek bir anın, tek bir eserin ya da tek bir kararın peşinden gider.
Bir zamanlar hasta ve sıradan bir çocuk sayılan bu Prusyalı asilzade, bir yanardağa tırmanıp dünya rekoru kıracak ve doğayı anlama biçimimizi baştan yazacaktı.
Bir Bretonlu denizci, anlamını tam kavramadığı bir toprağa haç dikip krallık adına sahiplendi — sonra bir kışı, nehrin buzları içinde donmuş halde, bir yabancının verdiği çareye umut bağlayarak geçirdi.
Altmış gemi, binlerce yolcu ve haritası olmayan bir kıyı: Kartacalı Hanno'nun seferi, tüylü ve düşman 'goril'lerin derileriyle Kartaca'ya döndü.
Topları sökülüp yerine mikroskoplar yerleştirilen bir savaş gemisi, o güne dek kimsenin ciddiye almadığı bir soruya yanıt aramak için Portsmouth'tan yola çıktı: okyanusun dibinde ne var?
Beş adam dünyanın en ucuna ulaştı ve orada onları bekleyen bir Norveç bayrağı buldu. Ardından gelen zafer değil, buzda yavaşça çözülen ve bir asır boyunca unutulmayacak bir sondu.
On beş yaşındaki bir çocuk, tanımadığı babasıyla ilk kez karşılaşır — kısa süre sonra kendini dünyanın en zengin sarayına giden yolda bulur. Yirmi dört yıl sonra döndüğünde, Venedik ona 'Bay Milyonlar' diyecektir.
İki gemi, 138 mürettebat ve Kuzeybatı Geçidi'ni bulma hayali — hiçbiri evine dönemedi.
Bir kadın, akıl hastası numarası yaparak bir dehşeti gün yüzüne çıkardı; sonra kurgusal bir İngiliz beyefendisiyle yarışıp gerçek dünyayı 72 günde tur attı.
Ona 'çöl kraliçesi', 'şark şeytanı', 'cetvelle sınır çizen kadın' dediler. Peki İngiliz bir kadın, Ortadoğu'nun haritasını nasıl yeniden çizdi?
Büyük İskender Asya'yı fethederken, Massalialı bir Yunan tüccar-bilgin, Kartacalıların ablukasını aşıp Akdenizli hiçbir denizcinin görmediği bir denize açıldı. Geri döndüğünde anlattıkları, yüzyıllarca kimsenin tam olarak inanamadığı bir dünyayı tarif ediyordu: hiç batmayan bir güneş.
Altı bin kilometreyi aşan bu yolu hiçbir tüccar baştan sona yürümedi; adını bile yüzyıllar sonra bir Alman coğrafyacı verdi — peki o zaman bu 'yol' tam olarak neydi?
Yıllar önce kaçırılmış, hamile bir genç kız; Kayalık Dağları'nı aşamayacağını düşünen bir Amerikan keşif heyetinin tek umudu haline geldi.
Bir trafik kazası iki kolunu birden kırdı ve pilot olma hayalini bitirdi — Jacques Cousteau gözlerini denize çevirdi ve bir daha geri dönmedi.
23 Ocak 1960'ta iki adam çelik bir küreye kapanıp kendilerini okyanusun en karanlık noktasına bıraktı; hedefleri Everest'ten bile daha derindeydi.
26.000 fitin üzerinde bulutların içine yürüyen iki dağcıdan biri, 75 yıl sonra düştüğü yerde donmuş halde, zirvenin yüzlerce metre aşağısında bulundu.
İki kıtanın birbirine en çok yaklaştığı yer, yürüyerek geçilebilecek kadar dar — ve bir zamanlar gerçekten de yürüyerek geçilmişti.
İflas etmiş bir köprü mühendisi İspanya'dan kaçtı, sonra bir kralı ikna ederek Kuzey Amerika kıyılarına ulaşan bir sefere çıktı.
Ne bir bayrak dikti, ne bir koloni kurdu — yine de dünyanın yarısı onun adını taşıyor. Floransalı bir tüccar kâtibi nasıl oldu da iki kıtayı vaftiz etti?
Bir nehrin izini sürerek kıtanın haritasını yeniden çizmeyi umdu; ama o nehir, onu sonunda kendi sularına gömdü.
Dünyanın en uzun nehri, doğduğu yeri binlerce yıl sakladı — ta ki on dokuzuncu yüzyılda gözler büyük bir Afrika gölüne çevrilene dek.
Amerikalı bir gazeteci, Orta Afrika'nın ücra bir köyüne adım atar ve söylediği birkaç kelime bir asır boyunca yankılanır — ama bulduğu adam ölümün eşiğindedir.
Genç bir başkanın Pasifik'e uzanan bir su yolu hayali, haritası olmayan uçsuz bucaksız bir toprak ve otuz üç kişilik bir kafile — sonunda okyanusa ulaşacaklardı.
1947'de altı adam, balsa kütüklerini birbirine bağlayıp yelkenlerine bir güneş tanrısı resmi çizdiler; ardından Pasifik'in akıntılarına, eski bir göç kuramının doğru olup olmadığını sınamayı bıraktılar.
1532'de bir avuç İspanyol atlısı, Andlar boyunca binlerce kilometre uzanan Sapa İnka'nın devasa krallığının karşısına dikildi — bir yıl içinde bu imparatorluk paramparça olacaktı.
On yaşında kayakla atladığı bir uçuşta karlara gömülen bir çocuk, yıllar sonra bir gemiyi bilerek buzda dondurup kutba doğru sürüklenmesini bekleyecekti.
Gemisi buzlar arasında parçalanıp battığında Ernest Shackleton artık kutbu değil, adamlarının hayatını hedeflemeye başladı.
Kuzey Kutbu'na ulaşmak için yola çıkmıştı; ama iki rakip onu geride bırakınca, sessizce gemisinin rotasını hiç kimsenin ayak basmadığı güneye çevirdi.
İki kez cinayet işleyip sürgüne gönderilen kızıl saçlı bir maceracı, bilinmeyene yelken açtı — ve geri döndüğünde on dört gemi dolusu yerleşimciyi ikna edecek kadar iyi bir hikâyeyle geldi.
Kristof Kolomb'dan beş yüz yıl önce, rotasından sapan bir Viking gemisi, hiçbir Avrupalının adını bile bilmediği bir kıyıya, üzüm asmalarıyla dolu bir toprağa ulaştı.
Basra'dan Süveyş'e donanma götürmekle görevlendirilen bir Osmanlı amirali, fil tufanı denen bir fırtınaya yakalanıp Hindistan kıyılarına sürüklendi ve İstanbul'a ancak üç yıl sonra karadan dönebildi.
Genç bir saray adamı, rüyasında Peygamber'in huzurunda heyecandan dili sürçer ve 'şefaat' diyecek yerde 'seyahat' der — bu küçük dil sürçmesi onu ömür boyu yollara düşürür.
Fethedilen bir eyaletten hadım edilerek saraya götürülen bir çocuk, tarihin gördüğü en büyük ahşap gemileri komuta ederek Afrika kıyılarına kadar ulaştı — Avrupa'nın büyük keşif çağından on yıllar önce.
Yirmi bir yaşında, tek başına, on altı ay sürmesi gereken bir hac yolculuğuna çıktı. O yolculuk otuz yıla yayılıp onu tarihin en çok yol kat eden gezgini yaptı.
Bir çiftlik çocuğu, dükkânda beceriksiz bir çırakken kömür gemisinde yıldızları okumayı öğrendi — sonunda dünyanın haritasını yeniden çizdi.
Fırtınaya kapılıp otuz gün boyunca karadan hiçbir iz görmeden açık okyanusta sürüklenen küçük bir Portekiz filosu, tarihin akışını değiştirecek bir kıyıya çıktı.
Binlerce denizci Hindistan'a ulaşmaya çalışırken canından oldu. 1498 Mayıs'ında bir Portekizli asilzade Hindistan topraklarına ayak bastığında, dünya ticaretinin kaderi değişti.
Baharat Adaları'na kısa bir yol aramaya çıktı, bulduğu şey dünyanın tüm genişliğiydi — ama bu keşif, kanıtlanmasını göremeden onu öldürdü.
Asya'daki baharat ve ipeğin izini sürüyordu. Bulduğu şey ise dünyanın haritasını sonsuza dek değiştirecekti — ama o, farkı hiçbir zaman tam olarak kabullenmedi.