Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
1900'lerin başında, Ambroise Vollard adlı bir galerici Paris'te, yüzyılın geleceğini şekillendirecek beklenmedik bir kavşağa dönüşen bir galeri işletiyordu. Cézanne ve Van Gogh'un eserleri arasında, henüz pek tanınmayan genç bir ressam olan Pablo Picasso ile daha bilinen fakat tartışmalı bir Fransız olan Henri Matisse'in yolları, en azından aynı duvarlarda asılı olmanın verdiği yakınlıkla kesişiyordu.
Matisse'in bu galeriye kadar olan yolu uzun ve beklenmedikti. 1869'un son günü Le Cateau-Cambrésis'te, zengin bir tahıl tüccarının en büyük oğlu olarak dünyaya gelmişti ve resim değil, hukuk eğitimi almıştı. Mezun olduktan sonra bir mahkemede memur olarak çalıştı — akıllıca bir yol izleyen uysal bir evlat. Ta ki 1890'da geçirdiği apandisit ameliyatı onu yatağa mahkûm edene ve annesi zamanını geçirmesi için ona resim malzemeleri getirene dek. Orada bulduğu şeyi sonradan 'bir tür cennet' olarak tanımlayacaktı. Babası derin bir hayal kırıklığına uğradı; Matisse ise artık geri dönmedi.
1891'de Paris'e döndü ve önce Académie Julian'da William-Adolphe Bouguereau'nun, ardından Gustave Moreau'nun öğrencisi olarak ciddi bir eğitime başladı. Louvre'da eski ustaları, özellikle Chardin'i kopyaladı; Manet'nin ve Japon sanatının etkisini özümsedi. Ama her şeyi değiştiren, 1896'da Belle Île adasında Avustralyalı ressam John Russell ile tesadüfen tanışmasıydı: Russell ona İzlenimciliği ve Van Gogh'un eserlerini tanıttı, ona bir Van Gogh çizimi bile hediye etti. Matisse toprak tonlarındaki paletini bir gecede parlak renklere bıraktı.
Sonraki yıllar keşiflerin yanında sıkıntıları da getirdi. 1902'de eşi Amélie'nin ailesi büyük bir mali skandal olan Humbert Olayı'na karıştı ve Matisse yedi kişilik bir ailenin tek geçim kaynağı haline geldi. Hayatta kalmak için daha sade, satılabilir bir üsluba yöneldi ve ilk ciddi heykel denemesini yaparak 1903'te Köle'yi tamamladı. Aynı dönemde, Vollard'ın galerisinde 1904'te ilk kişisel sergisini açtı — büyük bir başarı getirmese de, galericinin henüz ünlenmemişken destekledi bir çevrenin, yani Picasso'yu da içeren bir sanatçı grubunun içine girmesini sağladı.
1905'e gelindiğinde Matisse'in renk kullanımı artık korkusuzdu. Derain'le birlikte Collioure balıkçı kasabasında çalışırken, o denli ham ve saf renklerle resimler üretti ki, Derain, Vlaminck ve Marquet'yle birlikte Sonbahar Salonu'nda sergilendiklerinde eleştirmen Louis Vauxcelles bu grubu 'Fauves' — vahşiler — olarak adlandırdı. Matisse'in Şapkalı Kadın adlı resmi halkın öfkesinin hedefi oldu, ama Paris'te şekillenmekte olan yeni avangart sanatın ilk destekçilerinden Stein ailesi tarafından satın alındı.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.
Mevlana ve Şems: Ruhun İki Yarısı
Baştan ayağa kara giyinmiş bir yabancı, Konya'daki bir handa aradığı şeyi bulmadan önce kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.