Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
17 Eylül 1925'te, okuldan eve dönmekte olan on sekiz yaşındaki Frida Kahlo'nun bindiği otobüs bir tramvayla çarpıştı. Kazada tramvayın demir çubuklarından biri Frida'nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıktı; birçok yolcu hayatını kaybetti. Kahlo hayatta kaldı ama omurgası ve bacağı ağır hasar gördü; ömrü boyunca dinmeyen bir acıyla yaşadı, 32 kez ameliyat oldu ve 1954'te, çocukluğunda geçirdiği çocuk felciyle zaten zayıf olan sağ bacağı kangren nedeniyle kesildi.
Kazadan önce Frida, Ulusal Hazırlık Okulu'nda parlak bir öğrenciydi ve tıp eğitimine yönelmişti. Küçüklüğünden beri resme de ilgi duyuyor, defterlerine eskizler çiziyordu. Kazadan sonra üç ay yatağa mahkûm kalınca resme tamamen yöneldi. Annesi ona yatarken resim yapabileceği özel bir şövale yaptırdı, babası yağlı boyalarını ödünç verdi, yatağının üstüne bir ayna yerleştirildi ki kendi yansımasını görebilsin. Daha sonra şöyle diyecekti: 'Kendimi resmediyorum çünkü çoğu zaman yalnızım ve en iyi bildiğim konu benim.' 1926'daki ilk otoportresi, neredeyse tamamen kendi imgesi ve deneyiminden beslenen bir eser bütününün başlangıcı oldu.
Ancak Frida ailesine destek olmak için okul dışında çalışmaya, tam da kazanın olduğu 1925 yılında başladı; önce kısa süre stenograf olarak çalıştı, ardından babasının arkadaşı gravürcü Fernando Fernández'in yanında ücretli bir gravür çırağı oldu. Fernández onun yeteneğinden etkilenmişti. Yine de kaza ve ardından gelen uzun, yalnız iyileşme süreci onu tamamen sanata yöneltti; kendi deyişiyle 'gördüklerimi, sadece kendi gözlerimle gördüğüm gibi, başka hiçbir şey katmadan yeniden resmetmek' istiyordu.
İlk dönem tabloları -kendisinin, kız kardeşlerinin, okul arkadaşlarının portreleri- Avrupa etkisi taşıyordu: Botticelli ve Bronzino gibi Rönesans ustaları, Neue Sachlichkeit ve Kübizm gibi modern akımlar. Bu, 1929'da duvar ressamı Diego Rivera ile evlenip Cuernavaca'ya taşınmasıyla değişti. Orada Meksika halk sanatının renklerini ve sembollerini özümsedi; Kolomb öncesi ve Katolik imgeleri harmanlayan, saf ve son derece kişisel bir üslup geliştirdi.
Kişiler kategorisinden
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.
Mevlana ve Şems: Ruhun İki Yarısı
Baştan ayağa kara giyinmiş bir yabancı, Konya'daki bir handa aradığı şeyi bulmadan önce kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.