Petra: Kayaya Oyulmuş Gül Rengi Şehir
Ürdün çölünün ortasında, dar bir kanyonun ardında saklanan bu şehir, binlerce yıl önce göçebe bir halkın elinden çıkıp dünyanın en zengin ticaret merkezlerinden birine dönüştü — sonra da yüzyıllarca unutuldu.
Ürdün'ün güneyindeki çorak arazide, dar bir kanyonun sonunda inanılmaz bir manzara belirir: gül rengi kum taşına oyulmuş tapınaklar, mezarlar ve tiyatrolar. Sakinlerinin Raqmu adını verdiği bu şehir, günümüzde Petra olarak bilinir. Bölgede yerleşim izleri MÖ 7000'li yıllara kadar uzanır; yakınlardaki Beidha'da bilinen en eski çiftçilerden bazıları yaşamıştır. Petra bir şehir olmadan çok önce, bölge Amarna mektuplarında Pel, Sela ya da Seir adlarıyla anılmış, MÖ 1200-600 arasındaki Demir Çağı'nda ise Edomlular burada yaşamış, dağların şeklinden faydalanarak su biriktirmiş ve bölgeyi şarap, zeytinyağı ve ahşap ticareti yapan tacirler için bir uğrak noktası haline getirmiştir.
Bu topraklara sonradan gelen Nabatîler, göçebe bir Arap halkıydı; çevrelerindeki Aramice etkili kültürlerden farklı olarak köklerini kuzey Arap kabile geleneklerinde buluyorlardı. MÖ 4. yüzyılda Petra'ya yerleştiler, MÖ 2. yüzyılda ise şehir Nabatî Krallığı'nın başkenti oldu. Onların gerçek başarısı hayatta kalma becerisiydi: etkili yağmur suyu toplama teknikleri ve çöl tarımı, başkalarının yaşayamadığı bir yerde onları güçlü kıldı; tütsü ticaret yollarına yakınlıkları ise Petra'yı zengin bir ticaret merkezine dönüştürdü.
Şehrin altın çağı MS 1. yüzyılda geldi. Nüfus tahminen 20.000 kişiye ulaştı ve en ünlü yapısı olan El-Hazne — muhtemelen Nebatî kralı IV. Aretas'ın anıt mezarı — bu dönemde kayaya oyuldu. Petra artık sadece bir sığınak değil, taşa kazınmış bir zenginlik göstergesiydi.
Bu bağımsızlık MS 106'da sona erdi; Roma, Suriye valisi Aulus Cornelius Palma Frontonianus döneminde Petra'nın topraklarını imparatorluğa kattı ve bölgeyi Arabia Petraea olarak yeniden adlandırdı. Şaşırtıcı biçimde şehir Roma yönetimi altında gelişimini sürdürdü; Petra Roma Yolu inşa edildi ve şehir, Severus Alexander döneminde parlaklığının zirvesine ulaştı — bu dönemde yerel para basımının sona ermesi, şehrin Roma ekonomisine ne denli entegre olduğunun bir işaretiydi.
Ancak Petra'nın kaderi ticaret yollarına bağlıydı; deniz yolları kara kervanlarının yerini almaya başlayınca şehrin önemi azaldı. Asıl yıkım MS 363'te geldi: büyük bir deprem birçok yapıyı harap etti. Ardından gelen Bizans döneminde kalıntılar arasında Hristiyan kiliseleri yükseldi, fakat düşüş durdurulamadı. İslam döneminin başlarında Petra büyük ölçüde terk edilmiş, bir zamanlar on binlerce insanı barındıran şehirde sadece birkaç göçebe kalmıştı.
Mimari kategorisinden
Stonehenge: Taşların Sırrı
4.500 yıldan uzun süredir bir taş halkası, yılda yalnızca iki gün doğan ve batan güneşi izliyor — ve bunun neden yapıldığını bugün kesin olarak bilen yok.
Pantheon: 2000 Yıldır Ayakta Duran Kubbe
İki bin yıl önce dökülen bir beton kubbe, hâlâ dünyanın en büyük donatısız beton kubbesi unvanını taşıyor — ve gökyüzüne açılan deliğinden hâlâ yağmur süzülüyor.
Süleymaniye: Sinan'ın "Kalfalık" Eseri
Londra'nın gürültülü Kingsland Yolu'nda, Britanya'nın en yüksek minaresi sessizce göğe uzanır. Ama bu hikâye, Mimar Sinan'ın on altıncı yüzyıl İstanbul'unda değil, 1990'ların Hackney semtinde başlar.
Mostar Köprüsü: Yıkılan ve Yeniden Doğan
427 yıl boyunca Neretva'nın üzerinde taştan bir gökkuşağı gibi durdu. 1993'te birkaç gün içinde yok oldu.
Hoover Barajı: Çölü Yenen Beton
Black Kanyon'un kavurucu sıcağında binlerce işçi, dünyanın o zamana kadar gördüğü en büyük beton yapıyı inşa etti — ve bunu planlanandan iki yıl önce, yüzden fazla insanın hayatı pahasına tamamladı.
Neuschwanstein: Masal Şatosu ve "Deli Kral"
Kendi sarayından kaçmak isteyen bir kral, dünyanın en ünlü masal şatosunu inşa ettirdi — ama içinde yaşamaya ömrü yetmedi.