Roosevelt, Churchill ve Stalin: Zoraki Müttefikler
Bir kapitalist demokrasi, çöken bir imparatorluk ve bir komünist diktatörlük, aynı düşmana karşı aynı safta buldu kendini — ama birbirlerine ne kadar güvenebilirlerdi?
Adolf Hitler'in orduları, Blitzkrieg adı verilen yıldırım savaşı taktiğiyle Polonya'yı, Danimarka'yı, Norveç'i, Belçika'yı, Hollanda'yı, Lüksemburg'u ve Fransa'yı birer birer devirdiğinde, Avrupa'nın haritası aylar içinde yeniden çizilmişti. Sadece İngiltere, Manş Denizi'nin koruması sayesinde ayakta kaldı; Winston Churchill başbakanlığında, Almanya'nın hava saldırılarına Battle of Britain ve Blitz döneminde direndi. Bu, savaşın uzun bir dönemi boyunca Almanya'nın kara yoluyla geçemediği bir hattın üzerinde süren yalnız bir mücadeleydi.
Nazi Almanyası'nı sonunda çökertecek ittifak, ortak bir amaç ittifakı olarak başlamamıştı. Joseph Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzalamış ve 1939'da Nazilerle birlikte Polonya'nın doğusunu işgal ederek ülkeyi ikiye bölmüştü. Almanya bu paktı bozup Haziran 1941'de Sovyetler Birliği'ne saldırıp Moskova'ya yaklaşık 1000 kilometre kadar ilerleyince, Stalin'in yönetimi ancak o zaman Müttefikler safına, isteyerek değil zorunlu olarak katıldı.````
Amerika Birleşik Devletleri ise ittifaka daha da geç dahil oldu. Başkan Franklin D. Roosevelt yönetimindeki ülke, Aralık 1941'de Almanya'nın Amerika'ya savaş ilan etmesiyle resmen Avrupa cephesine girdi. O andan sonra, birbirinden son derece farklı üç lider — imparatorluğu ve hayatta kalmayı savunan muhafazakâr bir İngiliz, genç bir süper gücü yöneten bir Amerikan başkanı ve terörle hükmeden bir Sovyet diktatörü — sadece Hitler'in hepsini düşman ilan etmiş olması yüzünden bir arada durmak zorunda kaldı.
Doğu Cephesi'nde savaş, batıdakinin gölgede kaldığı bir vahşet ve ölçeğe ulaştı. Alman kuvvetleri 1942'de Volga Nehri kıyılarına ve Stalingrad şehrine dayandı, ama 1942-43 kışı Wehrmacht için bir felakete dönüştü. Stalingrad'daki Sovyet zaferi savaşın kesin dönüm noktası oldu ve Alman birliklerinin, Nisan 1945'te Sovyet kuvvetleri Berlin'e girene kadar sürecek uzun çekilişini başlattı.
Batıda Müttefikler kendi zaman çizelgeleriyle ilerledi. 1944'te Roma'yı özgürleştirdikten sonra, 6 Haziran'da D-Day olarak bilinen Normandiya çıkarmasını başlattılar ve Fransa'ya iki milyondan fazla asker yığdılar. Mart 1945'e gelindiğinde Müttefik kuvvetleri Ren Nehri'ni geçmiş, doğudan gelen Sovyet ordularıyla aynı başkente doğru kıskaca alıyordu Almanya'yı.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.