Marie Curie: İki Nobel'li Kadın
Kocasını genç yaşta kaybeden, iki küçük kızıyla yalnız kalan bir bilim kadını, sızıntılı bir barakada iki yeni element keşfetti ve bilim tarihini yeniden yazdı.
1867'de Rus yönetimindeki Varşova'da, öğretmen bir çiftin — Władysław ve Bronisława Skłodowski'nin — beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi: Maria Salomea Skłodowska. Babası matematik ve fizik öğretmeniydi; Rus yetkililer Polonya okullarından laboratuvar eğitimini kaldırınca, babası ekipmanları eve taşıyıp çocuklarına kendisi ders verdi. Aile, Polonya ayaklanmalarına verdiği vatansever destek yüzünden servetini çoktan yitirmişti; talihsizlikler üst üste geldi: ablası Sofia tifüsten öldü, annesi ise Maria henüz on yaşındayken veremden hayatını kaybetti.
Rus yönetimindeki Polonya'da kadınların düzenli yükseköğrenim görmesi mümkün değildi; bu yüzden Maria ve ablası Bronya, kadınların da eğitim alabildiği gizli Uçan Üniversite'ye yöneldi. Maria yıllarca mürebbiyelik ve özel öğretmenlik yaptı; ablasıyla bir anlaşma yaptı: Bronya'nın Paris'teki tıp eğitimini finanse edecek, karşılığında iki yıl sonra kendisi yardım alacaktı. 1891'de, yirmi dört yaşında, Paris'e giderek ablasının yanına yerleşti, ardından küçük bir çatı katında yaşamaya başladı. Bir buçuk yıl içinde sınıfının birincisi olarak fizik diploması aldı, 1894'te de matematik diplomasını tamamladı.
Aynı yıl, Polonyalı bir bilim insanı aracılığıyla, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı Pierre Curie ile tanıştı. Ortak bilimsel tutkuları Temmuz 1895'te evliliğe dönüştü ve Maria Skłodowska, Marie Curie oldu. 1896'da öğretmenlik diplomasını alan Marie, Henri Becquerel'in bildirdiği uranyum tuzlarının yaydığı gizemli ışınları araştırmaya başladı. Eylül 1897'de ilk kızı Irène doğunca çalışmalarına kısa bir ara verdi, fakat 1898 başında yeniden hız kazandı ve toryumun da benzer ışınlar yaydığını keşfetti. Pierre kendi araştırmalarını bırakıp ona katıldı.
Temmuz 1898'de çift, Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek adlandırdıkları yeni bir radyoaktif element olan polonyumu duyurdu. İki ay sonra, Fransız kimyager Eugène-Anatole Demarçay'ın spektroskopi yardımıyla, ikinci bir element olan radyumu tanımladılar. 'Radyoaktivite' terimini Marie'nin kendisi türetmişti. 1903'te Marie ve Pierre, radyoaktivite üzerine ortak çalışmalarından ötürü Becquerel ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü paylaştı; böylece Marie, Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.