Chanel ve Schiaparelli: Moda Savaşları
Biri sadeliği vaaz ederken diğeri müşterilerini ıstakozlar ve düşlerle giydirdi; Paris'in aynı sokaklarında yürüyen iki kadın, birbirini asla bağışlamadı.
Elsa Schiaparelli 1890'da Roma'daki Palazzo Corsini'de dünyaya geldi; ipliğe değil, bilgiye doğmuştu. Annesi Napoli soylularından, babası Celestino Schiaparelli ise İslam dünyası ve Ortaçağ üzerine çalışan, aynı zamanda Sanskritçe konusunda otorite sayılan, ortaçağ el yazmaları küratörü ve Roma Sapienza Üniversitesi dekanı bir Piemonteli bilgindi — Elsa da felsefe okuyacağı bu üniversitede yetişecekti. Amcası Giovanni Schiaparelli, Mars'taki sözde kanalları keşfeden astronomdu ve küçük Elsa geceleri onunla yıldızları izlerdi. Kuzenleri Ernesto Schiaparelli ise Nefertari'nin mezarını bulan Mısırbilimciydi. Elyazmaları, mitler ve yıldızlarla çevrili büyüyen Elsa, dünyayı göründüğünden daha tuhaf ve tiyatral görmeye çocukluğundan alışmıştı.
Bu tuhaflık önce yazıda kendini gösterdi. Genç kızken, antik Yunan mitinden esinlenen Arethusa adlı bir şiir kitabı yazdı; içeriği ailesini o denli tedirgin etti ki onu İsviçre'de bir manastır yatılı okuluna gönderdiler. O da açlık grevine giderek eve geri dönmeyi başardı — ileride tasarımlarına yansıyacak isyankâr ruhun ilk işareti.
Roma'dan onu çıkaran moda değil, huzursuzluktu. Rahat ama kapalı bir hayattan tatminsiz olan Schiaparelli, İngiltere'de bir taşra evinde öksüz çocuklara bakma işi buldu, ancak buna dayanamadı. Yenilgiyi kabul edip ailesine dönmek yerine, Paris üzerinden yeniden yola çıkmaya karar verdi — bu şehir ileride onun yaratıcı savaş meydanı olacaktı.
Bu yol skandallarla örülüydü. Ailesinin uygun gördüğü zengin bir Rus talibinden kaçmak için Londra'ya giden Schiaparelli, kendini medyum olarak tanıtan Wilhelm de Kerlor adlı çekici bir düzenbaza aşık oldu. 1914'te evlendiler ve Schiaparelli, kocasının sahte 'Psikoloji Bürosu' işlerine Paris, Cannes, Nice, Monte Carlo ve sonunda New York'ta yardımcı olarak yıllar geçirdi; hükümetin Bolşevik sempati şüphesiyle çift yeniden yer değiştirmek zorunda kaldı. Modaya adım atmadan önce geçirdiği bu kaotik, göçebe on yıl böyleydi.
Schiaparelli sonunda tasarıma yöneldiğinde örgü modelleriyle başladı, ama kısa sürede tamamen kendine ait bir dil kurdu: Sürrealizmle beslenen bir moda anlayışı. Koleksiyonları insan bedenini, böcekleri, trompe-l'œil illüzyonlarını cesur renklerle işledi — en meşhuru kendi adını verdiği elektrik tonlu 'shocking pink' idi. Salvador Dalí ve Jean Cocteau ile doğrudan çalıştı, couture ile avangart sanat arasındaki çizgiyi o zamana kadar hiç kimsenin denemediği şekilde bulanıklaştırdı.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.