Seyit Onbaşı: 276 Kiloluk Mermiyi Taşıyan Asker
Kaldıraç bozulmuş, çevresindeki her topçu yaralanmıştı; bir asker mermiyi sırtına alıp namluya kendi taşımaya karar verdi.
18 Mart 1915 sabahı Müttefik donanması İstanbul'a ulaşmak için Çanakkale Boğazı'na girmeye çalışıyordu. Boğaz'daki tabyalar yoğun bir bombardımana tutuldu. Rumeli Mecidiye Tabyası'nda bir mermi doğrudan cephaneliğe isabet etti; on dört asker hayatını kaybetti, yirmi dört asker yaralandı. Yara almadan kurtulan sadece iki kişi vardı: Eylül 1889'da Havran'ın Manastır köyünde doğan Seyit Ali ve arkadaşı Niğdeli Ali.
Tabyadaki toplardan sadece biri hâlâ çalışır durumdaydı, ama merminin kaldırılmasını sağlayan kaldıraç mekanizması kırılmıştı. Bu düzenek olmadan top işe yaramazdı. Seyit Ali, Niğdeli Ali'nin yardımıyla mermiyi sırtına yükleyip topa taşıdı.
Hedefi, daha önce mayına çarpıp devre dışı kalan HMS Irresistible'ın mürettebatını kurtarmaya gelen İngiliz zırhlısı HMS Ocean'dı. İlk iki atış büyük bir zarar vermedi; üçüncü atış ise geminin su kesiminin altına isabet ederek dümen donanımını parçaladı. Kontrolden çıkan Ocean, Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarptı ve battı. Gemi, bugün Çanakkale Şehitler Anıtı'nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömüldü.
Ocean'ın batmasıyla saldırı püskürtüldü, Amiral de Robeck akşam saatlerinde donanmanın boğazdan çekilmesini emretti. Bu başarısı üzerine Seyit Ali'ye ödül olarak onbaşılık unvanı verildi. Taşıdığı merminin ağırlığı kaynaklarda tartışmalıdır; bazı kayıtlarda 276 kilogram denirken, sonradan tartılan bir mermi üzerinden yapılan araştırmalar gerçek ağırlığın 215 kilogram olduğunu, farkın Osmanlı-Alman ağırlık birimi karışıklığından kaynaklandığını göstermiştir.
Savaş sonrası komutanı, onu mermiyle fotoğraflatmak istedi; ancak Seyit Ali ne kadar zorlansa da mermiyi bir daha kaldıramadı. Bunun üzerine tahta bir maket yapıldı ve fotoğraf Harp Mecmuası'nın ikinci sayısında yayımlandı. Nisan başında 19. Fırka Komutanı Mustafa Kemal, onu Bigalı'daki karargâhında konuk etti.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.