Ignaz Semmelweis: El Yıkamayı Savunan Doktorun Trajedisi
Görünmez bir katili, kimse mikroplara inanmadan onlarca yıl önce doğumhanelerde bulmuştu — ve bu keşif ona her şeye mal oldu.
Viyana'da kadınlar diz çöküp yalvarıyordu. Hastaneye kabul edilmemek için. Viyana Genel Hastanesi'nin Birinci Doğum Kliniği'nde ölüm oranı lohusalık hummasından dolayı yaklaşık %10'du; hemen yanındaki İkinci Klinik'te ise bu oran %4'ün altındaydı. Bazı kadınlar hastaneye gelirken yolda doğurduklarını söyleyip klinikten uzak durmaya çalışıyordu.
Bu bilmeceye eğilen kişi, 1818'de Buda'da müstakbel bir bakkal ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Alman kökenli Macar hekim Ignaz Semmelweis'ti. Hukuk okuduktan sonra tıbba yönelmiş, Viyana Üniversitesi'nde eğitim almış ve 1846'da Profesör Johann Klein'ın yanında Birinci Klinik'te asistan olarak göreve başlamıştı. İki klinik arasındaki fark onu derinden meşgul etti. Kalabalığı eledi, çünkü İkinci Klinik zaten daha kalabalıktı. İklimi eledi, çünkü klinikler birbirine bitişikti. Doğum pozisyonlarını değiştirdi, rahiplerin son ayin uygulamasını bile şüpheli buldu. Hiçbiri işe yaramadı.
Dönüm noktası 1847'de bir trajediyle geldi. Yakın arkadaşı Jakob Kolletschka, bir öğrencinin otopsi sırasında yanlışlıkla neşterle yaralanması sonucu öldü. Kolletschka'nın otopsisi, lohusalık hummasından ölen kadınlarınkine şaşırtıcı biçimde benzeyen bir patoloji gösterdi. Semmelweis bağlantıyı kurdu: doktorlar ve öğrenciler, otopsi salonundan doğrudan doğum yapan kadınların muayenesine geçiyor ve ellerinde ölümcül bir şey — henüz mikrop teorisi bilinmediği için «kadavra parçacıkları» dediği bir şey — taşıyorlardı.
İkinci Klinik'teki ebe öğrenciler otopsiyle hiç ilgilenmiyordu. Fark buydu.
Semmelweis basit bir kural koydu: otopsi salonundan hasta başına geçmeden önce eller kalsiyum hipoklorit içeren bir çözeltiyle yıkanacaktı. Bu çözeltiyi seçmişti çünkü çürüme kokusunu en iyi o gideriyordu. Sonuçlar anında ve çarpıcıydı: Birinci Klinik'teki ölüm oranı %18'lerden %2'nin altına düştü.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.