Witold Pilecki: Auschwitz'e Gönüllü Giren Adam
1940'ta bir Polonyalı süvari subayı, kasıtlı olarak Gestapo tarafından yakalanmayı kabul etti. Gideceği yer: ölüm kampı Auschwitz — ve oraya isteyerek gitti.
Witold Pilecki, 13 Mayıs 1901'de Karelya'nın Olonets kasabasında, 1863-64 Ocak Ayaklanması'na katıldıkları için Rusya'ya sürülmüş Polonyalı bir asilzade ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Vilnius ve Oryol arasında büyüdü, çocukken yeraltı Polonya İzcilik Teşkilatı'na katıldı; bu, hayatını şekillendirecek direniş içgüdüsünün ilk işaretiydi.
Gençliğinde 1919-1920 Polonya-Sovyet Savaşı'na katıldı; Vilna saldırısında, Kiev harekâtında, Grodno savunmasında ve belirleyici Varşova Muharebesi'nde süvari birlikleriyle çarpıştı. Bu savaş Mart 1921'de sona erdiğinde çavuş rütbesine yükseltilmişti. İki dünya savaşı arasında kısa süre Stefan Batory Üniversitesi'nde okudu, subay oldu, 1931'de Maria Ostrowska ile evlendi ve ailesinin Sukurcze'deki topraklarını yönetmeye başlayarak iki çocuk sahibi oldu.
Nazi Almanyası, Slovakya ve Sovyetler Birliği 1939'da Polonya'yı işgal ettiğinde, Pilecki ülkesinin savunmasında savaştı. Yenilgi savaşını bitirmedi, yeni bir savaşı başlattı. Gizli Polonya Ordusu adlı direniş hareketinin kurucularından oldu ve gözünü, Nazi vahşetine dair istihbaratın en çok gerekli olduğu yere dikti: yeni kurulan Auschwitz toplama kampı.
1940'ta Pilecki, Auschwitz'e tutsak olarak gönderilmek için Alman kuvvetlerince yakalanmasına bilerek izin verdi. Kampın içinde sahte bir kimlikle, sonunda yüzlerce kişiye ulaşan gizli bir direniş ağı kurdu. Duvarların ardında yaşanan öldürmelere, işkencelere ve sistematik zulme dair kanıtlar topladı ve ayrıntılı raporları kaçak yollarla Anayurt Ordusu komutanlığına, oradan da Batılı müttefiklere ulaştırdı.
Auschwitz'de yaklaşık iki buçuk yıl geçirdikten sonra, Nisan 1943'te kamptan kaçtı. Mücadeleden çekilmedi: Ağustos 1944'te Alman işgaline karşı Varşova ayaklanmasına katıldı, Ekim ayında bastırılana dek savaştı; ardından bir Alman esir kampında tutuldu.
Kişiler kategorisinden
Frida Kahlo: Acıyı Sanata Dönüştürmek
Mexico City sokaklarında bir tramvay kazası, on sekiz yaşındaki bir genç kızın bedenini demir bir çubukla delip geçti — ve o enkazdan yirminci yüzyılın en yürek burkan dürüst sanatçılarından biri doğdu.
Şerife Bacı: Kağnısıyla Destan Yazan Kadın
Kastamonu kışlasına varamadan, dondurucu bir kış gecesinde bir kağnının üzerinde, kundaktaki kızını mermilerin arasına yerleştirip üzerine abanmış halde bulundu. O günden sonra adı bir milletin hafızasına kazındı.
Sezar ve Pompeius: Roma'yı Bölen Dostluk
Düşmanları ona 'genç kasap' derdi, akıl hocası Sulla ise 'Büyük' unvanını verdi — ama inşa etmeye yardım ettiği güç, bir gün onu da yutacaktı.
Hillary ve Tenzing: Zirveye Birlikte
Dünyanın en yüksek noktası, on yıllardır kendisine yaklaşan herkesi geri çevirmiş, kimini de sonsuza dek yutmuştu. 1953 baharında bir ekip, gökyüzünün artık yükselmediği o noktaya nihayet ulaştı.
Picasso ve Matisse: Dostluk Kadar Rekabet
Yirminci yüzyılın iki devi olarak anılmadan çok önce, ikisi de Paris'te aynı küçük galerinin duvarlarında yan yana asılı iki isimden ibaretti — biri zaten çılgın renkleriyle tanınıyor, diğeri henüz hiç tanınmıyordu.
Borg ve McEnroe: Buz ile Ateş
Biri kortta hiç sesini yükseltmedi, diğeri hiç susmadı. Aralarında tenis tarihinin en unutulmaz iki maçı doğdu.