Yunus Emre: "Sevelim Sevilelim"

Kendini ümmi diye tanıtan bir derviş, Türkçeye ilk büyük şiir sesini kazandırdı — 750 yıl sonra UNESCO ona bir yıl adayacaktı.

Tarihi figürlerin hayatları · 2 dakika ·

Yunus Emre: "Sevelim Sevilelim"
Dosseman, CC BY-SA 4.0, via Wikimedia Commons

1240 yılında, Orta Anadolu'da Sakarya Nehri havzasındaki Sarıköy'de dünyaya geldiği rivayet edilen bir çocuk, sonradan Türk kültürünün en sevilen isimlerinden biri olacaktı. Adı Yunus Emre'ydi ve hayatına dair kesin bilgiler yetersiz, birbirini yalanlayıcı, menkıbelerle iç içe geçmiş olsa da şiirleri Türkçenin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynayacak kadar canlı biçimde günümüze ulaştı.

Yunus, Anadolu'nun en çalkantılı dönemlerinden birinde yaşadı. 1243'teki Kösedağ Savaşı'nda Selçuklu ordusunun yenilgisiyle hızlanan Moğol istilası bölgeyi altüst etti; bu kargaşa içinde tasavvufi Türk edebiyatı güçlü bir kök saldı. Ahmed Yesevi ve Sultan Veled'den sonra, Eski Anadolu Türkçesiyle şiir söyleyen ilk isimlerden biri olarak Yunus, resmi yazışmaların Farsça, ilim dilinin Arapça olduğu bir çağda halkın konuştuğu dille yazdı.

Mürşidi Tapduk Emre'ydi; Yunus bunu divanında on yedi farklı beyitte dile getirmiştir. Tapduk Emre, onu Nallıhan yakınlarındaki Emremsultan'da bir dergâhta yetiştirmiştir. Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'ne göre Yunus, Hacı Bektaş'ın sunduğu bir 'nefes'i kabul etmeyip 'ehlim var, ayalim var, bana buğday gerek' demiştir — bu söz, onun evli ve sorumluluk sahibi biri olduğuna işaret eder. Başbakanlık Arşivi'ndeki 1518 tarihli bir Konya Defteri belgesinde ise İsmail adında bir oğlundan söz edilir.

Ümmi olduğu söylense de şiirleri başka bir gerçeği gösterir. Arapça ve Farsçayı rahatlıkla kullanmış, Kur'an'ı ve Mevlâna'nın Mesnevî'sini anlayacak düzeyde bu dilleri bilmiş, hatta Şirazlı Sadi'nin bir gazelini Türkçeye nazmen çevirmiştir. Bazı beyitlerinde medresede eğitim aldığını açıkça söyler. Şiirlerinden Maraş, Kayseri, Tebriz, Nahçıvan, Yukarı Azerbaycan, güneyde Bağdat ve Şam'a kadar geniş bir coğrafyayı dolaştığı anlaşılır.

Yunus'u farklı kılan, dilindeki sadelikti. Dönemin edebiyat ve devlet dili Farsça ve Arapça iken o, Orta ve Batı Anadolu halkının konuştuğu Türkçeyle yazdı — anonim türküler, bilmeceler, masallar ve atasözleriyle aynı damardan. Şiirlerini genellikle hece ölçüsüyle yazsa da, Türkçenin tek heceli yapısına pek uymayan aruz vezniyle de denemeler yaptı. Böylece kendisinden önce Anadolu'ya hâkim olan İranlı sufi şiirine karşı, millî bir Türk tasavvuf şiiri geleneğinin kurucusu oldu.